Bu söyleşi 2 Ekim 2005 Pazar günü NTV.COM.TR'de yayımlanmıştır.

 

Suha Çalkıvik

 

Tiyatro Stüdyosu’ndan bir ‘ilk’ daha...

 

Tiyatro Stüdyosu, Morris Panych’in yazdığı, Füsun Günersel’in çevirdiği ‘BUGÜN, YARIN’ (TEYZEM VE BEN) adlı oyunla 5 Ekim’de Ortaköy Afife Jale Sahnesi’nde perdelerini açıyor. Ahmet Levendoğlu’unun yönettiği, Mehmet Ali Kaptanlar ve Serda Kondeler Aktuna’nın rol aldıkları oyun, Türkiye’de ilk kez sahnelenecek. Eser dış basında, ”tatlı ama sert bir komedi”, “iki yalnız ruhun ve onları birbirine bağlayan ihtiyacın dokunaklı öyküsü”, “komedi dilini çok zekice kullanarak, sevilmeyenlerin duyduğu acı ve yalnızlığı, anlatan kapkara ve hüzünlü bir eser” şeklinde değerlendirildi. İSM 2.Kat’ta bir prova sonrasındaTiyatro Stüdyosu Sanat Yönetmeni Ahmet Levendoğlu ile konuştuk.

 

Ahmet Levendoğlu- Bu yıl, Tiyatro Stüdyosu 15. yılında. Bugüne kadar bütün yaptığımız işler, Türkiye’de ilk kez sahnelenen oyunlar oldu, bu oyun da öyle. Bu, vazgeçmediğimiz ilkelerden birincisi. İkincisi de, “tiyatro niye yapılır, ne söyler” diye baktığımızda; tiyatro, insana, yaşama ilişkin bir şeyler söyler. Bir özü vardır, bir sözü vardır. İnsanoğluna, yaşama, dünyaya ilişkin bir şey söyler. Bir sözü olmayan oyunu oynamanın bence pek anlamı yoktur. Bu ilke, bizim için hep geçerli olmuştur. İnsanoğluna, dünyaya ilişkin bir şey söyleyen bir oyun varsa, o, yapılmaya değer bir oyundur. Bu oyun da öyle. Üçüncü neden ise, “aslında keşke böyle bir neden olmasa” denilebilecek bir şeydir. O da, parasal ve benzer başka koşullar nedeniyle belirleyici olan etkenlerdir. Yani, elinizde şu kadar para var, şu salonda oynamak zorundasınız ya da salonunuz yok, ya da kadronuzu sınırlı tutmak zorundasınız. Diyelim ki, dokuz oyuncu içeren bir oyunu oynayacak gücünüz yok. O zaman, 3 kişilik ya da 2 kişilik bir oyuna yöneliyorsunuz gibi. Bugün Türkiye’de, neredeyse can çekişme noktasına gelmiş olan özel tiyatroların ister istemez karşılaştığı bu tür sorunlar nedeniyle karşımıza çıkan belirleyici etkenler diye de bir üçüncü kategori var. Bu üçünü biraraya getirdiğinizde, işte kendine göre pek homojen olmayan bir bütün ortaya çıkıyor.

 

Neden bu yazar, neden bu tür bir oyunu seçtiniz?

A.L.- Bu oyun, iyi bir oyun olduğu için, bu yazar. Yani, yazardan yola çıkarak oyuna varmıyoruz. Oyun metni, dünyaya, yaşama, insana ilişkin bir şey anlattığı için, aynı zamanda 2 kişili olma gibi –aslında istemediğimiz, ama zorunlu kaldığımız- bir özellik taşıdığı için seçtiğimiz bir oyun. Ve bu oyunun yazarı da Morris Panych.

 

Morris Panych, başta ülkesi Kanada olmak üzere, dünyada çok önemsenen bir yazar. Bu yazar, ülkemizde neden tanınmıyor?

 

A.L.- Kanada Tiyatrosu’ndan kaç yazarın oyunu Türkiye’de yapılmış, diye ciddi bir araştırmamız oldu. Kanada Tiyatrosu o kadar önemsiz bir tiyatro değil. Belki, çok ses getiren bir tiyatro olmayabilir ama önemsiz bir tiyatro da değil. Ama Türkiye’de ancak 3 yazar oynanmış. Zaten bu nedenledir ki Tiyatro Stüdyosu yola çıktığı günden beri ilk kez sahneleme ilkesini titizlikle koruyor. Öyle oyunlar vardır ki Türkiye’de, işte yaklaşık 40-45 yıldır özellikle Devlet Tiyatrosu repertuarında bulunur. Pek bir anlam taşımayan bir oyundur ama örneğin bölge tiyatrolarından bir tanesi sıkışma içindedir, 2 kişilik küçük çaplı bir oyun gerekir. Ne var? Arşivlere bakılır. 45 yıldır oynamakta olan 2 kişilik falanca adlı Amerikan oyunu bir kez daha sahnelenir. Sonuçta bu öyle bir noktaya gelir ki, yalnızca Devlet Tiyatroları’nın çeşitli kentlerindeki oynanma sayısı otuzun üzerine çıkar. Türkiye’de bu her ne kadar yadsınmaya çalışılıyorsa da, dünyada her yıl, hatta her gün çok önemli oyunlar yazılmakta. Türkiye, bunu izleme noktasının çok gerisinde kalıyor. Böyle oyunlar varken, 45 yıl öncesinde yazılmış bir oyunu, 30 yıl boyunca 25 tane çeşitli tiyatroda oynamanın hiçbir anlamı olmadığı gibi, bu biraz tuhaf ve ayıp birşey.

 

Yeni oyununuz ‘Teyzem ve Ben’, ne söylüyor insana?

 

A.L.- Oyunun çok belirgin özelliği olan bir ‘sürprizi’ var. Onu zedelemeden anlatmaya çalışayım. Temelde şunu söylüyor: İnsanoğlu yalnızdır. Yalnızlıktan bir adım daha  öteye giderek, hatta, insanoğlu tek başına bir varlıktır. Ama eğer özünü değiştirme çabası içine girerse, o kendini kırılmaz bir kabuk içine alan yalnızlığını kırabilir. Oyunda birbirine tümüyle zıt olan iki insan var karşımızda. Bu iki insan yaş olarak da birbirlerinden çok farklı. Karşı karşıya geliyorlar. Kişilikleri, kimlikleri, yapıları tümüyle farklı. Ama bir noktada, ‘her ikisinin de yalnızlığı, tek başınalığı giderilebilir’ diye bir ileti sunuyor yazar. ‘Giderilmelidir’ demiyor, ‘giderilebilir’ diyor. Eğer insan, içinde gizli olan birtakım olumlu noktaları, yaşama doğru bakışları içinden seçip, çıkarma yoluna gidebilirse o zaman bu -pek de iyi olmayan- yalnızlık ya da tekbaşınalık duygusunu yenebilir, diye insanca bir ileti sunuyor bize.

 

Tiyatro Stüdyosu’nun yeni sezon için başka projeleri var ? Bundan sonraki oyununuzu belirlediniz mi?

 

A.L.-  Tiyatro Stüdyosu, bunu her zaman çok gerilerden biliyor. Yani, diyelim ki, 2005 Ekim’inde neyi sahnelemeyi düşündüğünü ondan 6 ay önce ya da bir yıl önce biliyor. Bu benim için zor birşey değil, çünkü benim yalnız kendi tiyatromda değil, herhangi bir tiyatroda bir çırpıda  oluşturabileceğim 40-50 tane, belki 100 tane oyun var kafamda. Oyun bulmak, benim için ve Tiyatro Stüdyosu için bir zorluk değil, hatta işin en kolay yanı. Bu yılki yapmak istediğimiz oyunumuz, Cuma Boynukara’nın ‘Yoksun’ adlı oyunu. Zaman zaman olduğu gibi, aşılması olanaksız engeller karşımıza çıkmazsa, bu işi yapıyor olacağız. Çalışmaya da çok geç girmeyeceğimiz için, tiyatro döneminin ikinci yarısında ‘Yoksun’ adlı oyunla perde açmış olacağız.

 

Geçen yıl Arthur Miller’ın ‘Çift Yönlü Ayna’ adlı oyununu Tiyatro Stüdyosu’nda sahnelediniz ve tiyatromuza kazandırdınız. Ancak çok az oynanabildi bu oyun. Bu yıl, bu oyunu Devlet Tiyatroları’nda sahneleyecektiniz. Ancak son dönemde kurum üzerindeki siyasi müdahaleler nedeniyle tepkinizi dile getirerek rejinizi geri çektiniz. Bu durumda, ‘Çift Yönlü Ayna’yı seyretme imkânımız olmayacak ?

 

A.L.-  Tiyatro Stüdyosu geçen yıl festival oyunu olarak bu oyunu sahneledi. Ama kısa ömürlü oldu. Elbette ki daha fazla seyirciye ulaşması, istenilen birşeydir. Devlet Tiyatrosu’nda yapılabilseydi, o da iyi olurdu, ama burada asıl söz konusu olan, niye olmadığı konusudur. O da artık düşünüyorum ki herkesin malûmudur. Bir kez daha açıklamak gerekirse; Siyasa, siyasetçi kendi işini yapmalıdır. Siyasetçi, salt adı Devlet Tiyatrosu olduğu için, kendi emrinde gördüğü bir kurumun yapısına, sanatsal etkinliğine el uzatamamalıdır, çomak sokamamalıdır. Ama, ben bunu yetişkin bir insan olduğumdan bu yana geçen 40 yıl içinde neredeyse kesintisiz görmüşümdür. Bu, ilk olay değildir. Cüneyt Gökçer devirlerinden başlayıp, bugüne kadar gelen süreçte, siyasetçi tarafından çok çeşitli müdahaleler olmuştur. Ama, yeter artık, böyle birşey olmamalı. Bu ilkelliği, Türkiye aşmak zorunda. Aşamıyorsa da birşeylerin peşinden koşturmasın. Yani, “Avrupa Birliği standartları bizde, artık oraya giriyoruz” laflarını etmesin. Bu ilkelliği aşamıyorsa, bu lafları etmesin. Bir siyasetçi, tiyatroyu bilmeyen, sanatı bilmeyen bir adam gelip, üstelik övünçle, “ben bu işe çomak soktum” diyebilerek, böyle bir yapıyı zedeleyebiliyor. Bu ayıp ötesi birşeydir. Onun için benim, önceden tasarlanmış, karar verilmiş ve kendi tiyatromdaki bu oyunun provasını yarıda keserek, o oyunu yapmam biçiminde kararlaştırılmış oyunu böyle bir durum karşısında yapmam elbette söz konusu olamazdı, olmamalıydı. Nitekim, Ankara yönetiminden bana “Bölge müdürleri istifa etti. Bunu size bilgi olarak iletiyoruz” diye haber geldiğinde, buradaydık, bir saatliğine provayı kestik. Hemen bir yazı yazdım, fakslandı ve ben de o işi bıraktım. Olması gereken budur. Bir işin içine girmemesi gereken bir kişi, ki o, bu durumda bir siyasetçi. Üstelik bu işleri hiç bilmeyen bir adam girdiğinde, kuruma son derece büyük zararlar getirebiliyor, geleceğine yönelik zararlara neden olabiliyor. İşte burada sanatçı vicdanının devreye girmesi gerekiyor. Ben de bu oyunu elbette yapmak isterdim. Ama böyle bir durumla karşılaşıldığında, tabii ki başka türlü davranamazdım. Tiyatro Stüdyosu’nun bugün kendi evi, kendi yeri olsaydı tabii ki geçen yıl az oynanmış olan ‘Çift Yönlü Ayna’ oyununu, gerekirse yarı yarıya farklı bir kadroyla yeniden canlandırıp, yeniden sunma yoluna gitmesi söz konusu olabilirdi. Ama görüldüğü gibi, şu anda senin de tanık olduğun gibi, Tiyatro Stüdyosu göçebe bir tiyatro. Şu koşullardan hiçbir biçimde gocunmuyoruz, üstelik bu koşulları bize sağlayan genç arkadaşlarımıza da teşekkür ediyoruz. Ama kendi yeri olmayan bir özel tiyatro, repertuar tiyatrosu anlayışı içinde çalışamaz. Böyle bir olanak olmuş olsaydı, tabii ki ilk yapacağımız işlerden biri, bir yıl sonra da olsa gösteride az sayıda kalmış bir oyunu yeniden canlandırıp yeniden sunmak olurdu. Ama işte, koşullar bu. Türkiye bunu önümüze koyuyor, biz de Türkiye’ye karşın, bildiğimiz işi yapmayı sürdürüyoruz.