<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><feed xmlns="http://www.w3.org/2005/Atom" ><generator uri="https://jekyllrb.com/" version="4.3.3">Jekyll</generator><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/feed.xml" rel="self" type="application/atom+xml" /><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/" rel="alternate" type="text/html" /><updated>2026-02-13T23:43:15+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/feed.xml</id><title type="html">Self Program</title><subtitle>Siten için güzel bir açıklama yaz.</subtitle><entry><title type="html">Sonsuz Mutluluk Merkezi</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2026/02/13/SonsuzMutlulukMerkezi.html" rel="alternate" type="text/html" title="Sonsuz Mutluluk Merkezi" /><published>2026-02-13T00:00:00+03:00</published><updated>2026-02-13T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2026/02/13/SonsuzMutlulukMerkezi</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2026/02/13/SonsuzMutlulukMerkezi.html"><![CDATA[<p>“4105 numaralı hasta lütfen danışmaya ilerleyiniz.”</p>

<p>Anonsun metalik sesi, bekleme salonunun steril sessizliğini ortadan ikiye yardı. Elimdeki buruşturulmuş kağıda bir kez daha baktım, sanki numara değişmiş olabilirmiş gibi. 4105. Ben. Dizlerimde hafif bir titreme vardı, bunun açlıktan mı yoksa birazdan olacaklardan mı kaynaklandığını kestiremedim. Bekleme salonu garip bir huzurla döşenmişti. Açık renk koltuklar, duvarlarda soyut tablolar, köşede yaprakları cilalanmış gibi duran büyük bir salon bitkisi. Her şey insana güven vermek için tasarlanmıştı. Fazla güven vermek için. Danışmadaki kadınla göz göze geldik. Yüzünde profesyonel bir tebessüm vardı. Elimdeki kağıdı uzattım. İsmimi söylemedim. O da sormadı.</p>

<p>“Sağ taraftan ikinci odaya ilerleyebilirsiniz.”</p>

<p>İlk odanın önünden geçerken içeriden bastırılmış bir inilti duydum. Sanki birisi dişlerini sıkarak bağırmamaya çalışıyordu. İçimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı. Sonsuz mutluluğa giden yol bu kadar sancılı mı olmalıydı? Bir an geri dönmeyi düşündüm. Ama insan bazen kendi çaresizliğinin esiri olur. Attığı adımların mantığını sorgulasa da yürümeye devam eder. Kapıyı tıklatırken parmaklarım terlemişti. “Buyrun, girebilirsiniz.” Oda beklediğim gibi değildi. Hastane kokusu yoktu. İlaç şişeleri, serumlar, beyaz önlüklü telaşlar yoktu. Bunun yerine yumuşak ışıklar, ceviz tonlarında bir masa ve duvarda büyük bir tablo vardı. Tabloyu görünce istemsizce yavaşladım. Bir kıyı manzarasıydı. Dalgalar kıyıya vuruyor, uzakta belirsiz bir siluet seçiliyordu. Fırça darbeleri sertti ama renkler huzurluydu. Bir çelişki vardı tabloda.</p>

<p>En yakın sandalyeye oturdum.</p>

<p>“Merhaba 4105 numaralı hasta, başvurunuzu biraz daha detaylandırabilir misiniz?”</p>

<p>İsmim ağzında hiç var olmamış gibiydi. 4105. Sanki bir dosya, bir barkod, bir etiket. Boğazımı temizledim. “Bir yuvam olsun istiyorum,” dedim. “Prestijli bir işim, iki çocuğum, mutlu bir eşim, havalı bir arabam… Eve döndüğümde beni bekleyen bir hayat.”Cümleleri kurarken fark ettim. İstediğim şeyler nesneler gibiydi. Ev. İş. Çocuk. Araba. Eş. Hepsi sahip olunacak şeylerdi. Söylerken çok garip hissettim. İsterken çok garip geldi.</p>

<p>“Çok doğru bir yere geldiniz,” dedi karşımdaki adam. Sesi güven doluydu. “Süreç düşündüğünüzden daha kolay. Şu sözleşmeyi imzalayın, tedavinize hemen başlayalım.” Sözleşmeye göz gezdirdim. Hukuki ifadeler, küçük puntolar, uzun cümleler. “Merkez, hastanın öznel beklentilerinden sorumlu değildir.” “Hasta, sonuçların isteğe dayalı olduğunu kabul eder.” Okumadım demek haksızlık olur. Ama gerçekten okudum diyemem. İmzaladım. Adam dosyayı kapattı, bana baktı.</p>

<p>“Teşekkür ederiz 4105 numaralı hasta. Süreciniz tamamlandı. Çıkabilirsiniz.”
“Nasıl yani? Hiçbir işlem yapmadınız.” Adamın yüzünde sabit bir ifade vardı. Ne savunma ne açıklama. 
“Yanılıyorsunuz.”“Bir şey uygulanmadı.”
“Kendi talebinizi aktive ettiniz.”
“Ücret iadesi istiyorum.” Bu kez gözlerindeki sabitlik sertleşti.
“Sözleşmeyi imzaladınız.”</p>

<p>O an hatırladım. Küçük puntoları. Uzun cümleleri. Okuyup geçişimi. Umudu, mantığın önüne koyuşumu. “Bizim müdahale yetkimiz yok,” dedi. “Biz sadece süreci başlatırız.”</p>

<p>“O zaman burada ne yapıyorsunuz?” Sessizlik.Aramızdaki masa birden ağırlaştı. “Lütfen çıkışa ilerleyin,” dedi sonunda. 
“Israr ederseniz güvenliği çağırmak zorunda kalacağım.”</p>

<p>Ayağa kalktım. Dizlerim beklediğimden daha yumuşaktı. Kapıya yöneldim. Tam çıkarken duvardaki tabloya baktım. Dalgalı deniz, ufukta belirsiz siluet. Fırça darbeleri düşündüğümden daha sertti. Sanki su değil, yüzey kazınmıştı. Bir saniye daha bakmak istedim. Adam arkamdan konuştu: “Sen baktıkça resim değişmez.” Durmadım. Anlamadım ne demek istedi. Ama o cümle, kapı kapandıktan sonra bile peşimden geldi.</p>

<p>Merkezden çıktığımda yağmur başlamıştı. Şemsiyem yoktu. Bilerek taşımam. Yağmurun saç diplerime kadar işlemesini severim. Sanki üzerimdeki fazlalıkları yıkıyormuş gibi gelir. Otoparka doğru yürürken uzaktan arabamı aradım. Refleksle gözüm her zamanki yerine gitti. Ama orada değildi. Bir an yanlış sıraya baktığımı sandım. Bir adım daha attım. Farların çizgisi farklıydı. Gövde daha alçak, daha keskin hatlıydı. Metalik koyu gri bir spor araba önümde duruyordu. Cam tavan. İnce uzun stop lambaları. Jantlar yeni parlatılmış gibiydi. Yanlış yere mi park etmiştim? Anahtarı cebimden çıkardım. Uzaktan kilidi açma tuşuna bastım. Farlar yanıp söndü. Benim arabamdı. Ya da en azından, anahtar onu tanıyordu. Kalbim bir anlığına hızlandı. Sabah buraya gelirken kullandığım araç bu değildi. Benimki sıradan, çizikleri olan, kapı kolu hafif gevşemiş bir arabaydı. Bu ise… istemiş olabileceğim türden bir şeydi. Kapıyı açtım. İçeri yeni deri kokusu doldu. Gösterge paneli dijitaldi. Direksiyon çok klastı. Koltuğa oturduğumda bedenim tam oturdu; sanki ölçüme göre üretilmişti.“Saçmalıyorsun,” dedim kendi kendime. “Belki hep buydu.”Motoru çalıştırdım. Güçlü bir homurtu yükseldi. Camdan yağmur damlaları süzülüyordu. Yan aynaya baktım. Yansıma aynıydı. Ama arka koltuğa doğru bakınca bir şey fark ettim. Arka koltukta şık bir hediye paketi duruyordu. Lacivert kâğıda sarılmış, gümüş kurdeleli. Kaşlarım çatıldı. Ben hediye almamıştım. Tam o sırada telefon titredi. Ekrana baktım.</p>

<p>“Aşkım,
Ne zaman geliyorsun?
Hediyeyi aldın değil mi?
Geç kalmayalım.”</p>

<p>Numara kayıtlıydı. Aşkım. Boğazım kurudu. Mesajın üstüne uzun süre baktım. Profil fotoğrafında tanımadığım bir kadın vardı. Ama yüzündeki gülümseme garip şekilde tanıdıktı. Sanki onu rüyamda görmüşüm gibi. Arka koltuğa doğru uzandım. Hediyeyi elime aldım. Hafifti. İçinde kutu sesi geliyordu. Paketin üzerinde küçük bir not yapıştırılmıştı. “Mert için. Gurur duyuyoruz.” Mert kim?Direksiyona yaslandım. Yağmur hızlanmıştı. Silecekler ritmik bir şekilde camı temizliyordu ama zihnimdeki bulanıklık artıyordu.Bu bir şaka olamazdı. Ya sabah uyandığım andan beri bir şey değişmişti… Ya da ben değişmiştim. Telefon tekrar titredi.</p>

<p>“Aşkım cevap versene, çocuklar seni soruyor.”</p>

<p>Çocuklar. Bir an için içimde tuhaf bir sıcaklık yükseldi. Hiç yaşamadığım ama sanki kaybetmişim gibi özlediğim bir duygu. Ekranın kararmasına izin verdim. Derin bir nefes aldım. Merkezdeki adamın sesi zihnimde yankılandı: “Talebinizi aktive ettik.”Direksiyona baktım. Ellerim hâlâ benim ellerimdi. Ama kavradıkları hayat artık başka birine aitti. Yolda düşünceler birbirine dolandı. Direksiyona daha sıkı sarıldım. İçimdeki his, ironik bir şekilde canlı hissettiriyordu. Arabayı park ettim. Evin önüne geldim. Anahtarı çıkardım. Kapının kilitli olmadığını fark ettim.“Yine mi?” diye mırıldandım.Kapıyı araladığım anda küçük bir beden üzerime koştu. “Babaa! İstediğim çikolatayı aldın mı?” Zaman bir an için askıya alındı. Çocuğun yüzüne baktım. Kahverengi gözler, yanağında belli belirsiz bir gamze. Tanımıyorum. Ama o beni tanıyor. “Efendim?” diyebildim sadece. Cebime elini daldırdı. Fındık dolgulu bir çikolata çıkardı. Ambalajın hışırtısı kulaklarımda yankılandı. “Babaların babasıı!” İçeri koştu.Salon tanıdık değildi ama yabancı da değildi. Duvarlarda aile fotoğrafları vardı. Birinde ben, yanımda bir kadın, aramızda iki çocuk. Gülümsüyorduk. O gülümsemenin içten mi yoksa poz mu olduğunu ayırt edemedim. Mutfaktan bir ses geldi. “Dilek, yemekten önce çikolata yok!”Kadın kapı aralığında belirdi. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı, yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade vardı.</p>

<p>“Aşkım, hoş geldin. Yemek hazır. Sonra Aysunlara geçeceğiz. Mert’in terfisini kutlayacağız. Hediyeyi aldın değil mi?”</p>

<p>Kalbim hızlandı. Yoksa merkezdeki adam haklı mıydı? “Tedavi sizsiniz” demişti. Ben neyi imzalamıştım? “Evet,” dedim, sesimin titremesini bastırmaya çalışarak. “Arabada.” Masaya oturdum. Çocuklar sandalyelerini sürterek yerlerine geçti. Kadın yoksa eşim mi demeliyim anlayamadım. Çorbayı uzattı. Buhar yüzüme çarptı. Bu an, bu masa, bu insanlar. İstediğim her şey burada, elimin altındaydı. Ama içimde bir boşluk vardı. Çocuk gülüyordu. Kadın bir şey anlatıyordu. Ben ise duvardaki tabloya takıldım. Salonun bir köşesinde, merkezin odasındakine benzeyen bir tablo asılıydı. Dalgalı bir deniz, uzakta belirsiz bir siluet. Aynı tablo muydu bu? Çorbanın kaşığı elimde asılı kaldı. Belki de hiçbir şey değişmemişti. Belki de ben hep buradaydım. Ya da gerçekten bir sözleşmeye imza atmış ve hayatımın başka bir versiyonuna geçmişimdir. Etrafıma baktım. Bir an gözlerimi kapattım. Yağmurun sesini hatırladım. Merkezin soğuk koridorunu. İmzaladığım sözleşmeyi. Gözlerimi açtım. Çocuğa baktım. Kadına. Masadaki ekmeğe.Bunun ne olduğunu bilmem gerekiyordu.</p>

<p>Yemekten sonra markete gitme bahanesiyle evden çıktım. Arabaya binerken ellerim titriyordu. Yağmur ince ince yağıyordu; sileceklerin ritmi, kalbimin atışıyla yarışıyordu. Navigasyona adresi yazmadım. Yol ezberimdeydi. Gündüz gittiğim yer. Sonsuz Mutluluk Merkezi. Sokağa girdim. Ama tabela yoktu. Aracı yavaşlattım. Yanlış sokak mı? Hayır. Köşedeki kırtasiye yerindeydi. Karşıdaki fırın aynıydı. Ama merkezin olduğu yerde cam cephesi siyah, yüksek tavanlı, loş ışıklı bambaşka bir bina duruyordu. Üzerinde hiç bir şey yazmıyordu. Motoru kapattım. İçimde tanıdık bir ürperti yükseldi. Kapıya yaklaştım. Camdan içeri baktım. Bekleme salonu yoktu. Koltuklar, vanilya kokusu, danışma masası. Hiçbiri. Yerine koyu gri duvarlar, tavandan sarkan çıplak ampuller ve ortada geniş, boş bir alan vardı. Duvarlarda aynalar asılıydı. Büyük, çerçevesiz aynalar. Kapıyı ittim. Kilitli değildi. İçeri adım attığım anda kapı arkamdan ağır bir sesle kapandı. “Merhaba?” Sesim yankılandı. Mekan neredeyse terk edilmiş gibiydi ama bir o kadar da bilinçli tasarlanmıştı. Ortadaki boşlukta tek bir sandalye duruyordu. Tıpkı az önce yemek masasındaki sandalyem gibi. Duvara yaklaştım. Aynalardan birine baktım. Yansımam vardı. Ama bir saniyelik bir gecikmeyle hareket ediyordu.Elimi kaldırdım. Yansımam bir an geç kaldı, sonra aynı hareketi yaptı. Boğazım kurudu. Karşımdaki aynada kendimle göz göze geldim. Ama yansımanın yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ben gülmüyordum. Bir adım geri attım. Aynaların arkasında siluetler belirmeye başladı. Deniz tablosundaki o siluet gibi. Belirsiz, yüzü seçilmeyen figürler. Hepsi bana bakıyordu. Birden mekanın ortasındaki sandalyede bir dosya belirdi. Tanıdık kahverengi bir dosya. Yaklaştım. Elimi uzattım. Dosyayı açtım. İçinde tek bir sayfa vardı.</p>

<p>“Denek 4105. Kronik tatminsizlik sendromu. Gerçeklik algısında tekrar eden döngüler gözlemlendi.” Altında imza vardı. İmza bana aitti. Nefesim hızlandı. Aynalara baktım. Bu kez yansımalarım çoğalmıştı. Birinde yalnızdım, birinde evli, birinde çocuklu, birinde yaşlanmış, birinde merkezde sandalyede otururken. Hepsi bendim. “Kaç kez geldim buraya?” diye fısıldadım. Cevap gelmedi. Ama ışıklar bir anlığına titredi. O an fark ettim: Belki de burası bir kurum değildi. Sandalyeye oturdum. Hiçbir şey olmadı. Ne anons, ne görevli, ne sözleşme. Sadece kendi nefesim. Gözlerimi kapattım. Evdeki masayı düşündüm. Çocuğu. Kadının yüzünü. Çorbanın buharını. Aynı anda aynalardan birinde evin salonu belirdi. Ben masadaydım. Ama sandalyem boştu.Bir ürperti omurgamdan aşağı indi. Ya dönemezsem? Aniden kapı sertçe açıldı. Soğuk hava içeri doldu. Aynalar karardı. Dosya yok oldu. Mekan sıradan, boş bir depo gibi görünmeye başladı. Koşarak dışarı çıktım. Sokağa baktım. Orası bomboştu. Sadece kapalı, eski bir muhasebe bürosu. Camında kirli bir “Kiralık” yazısı. Arabaya bindim. Kontağı çevirdim. Ellerim hala titriyordu.Yolda tek bir düşünce vardı: Ya az önce gördüklerim gerçekti ya da gerçek dediğim şey yanılsamadan ibaretti.</p>

<p>Eve döndüm. Kapıyı açtım.Salon ışıkları yanıyordu. Çocukların sesi geliyordu. İçeri girdim. Kadın mutfaktan seslendi: “Aşkım? Bu kadar çabuk mu döndün?” Salona baktım. Duvarın köşesindeki tablo yerindeydi. Deniz. Siluet. Ama alt köşedeki imza yoktu. Yavaşça tabloya yaklaştım. Parmak uçlarımla tuvali yokladım. Islaktı. Arkamdan küçük bir ses geldi: “Baba” Döndüm. Çocuk bana bakıyordu.“Az önce nereye gittin? Sandalyen bir anda boş kaldı.” Kanım çekildi. “Ne demek boş kaldı?” “Bir an yok oldun sandım.” Kadın araya girdi, hafif sinirli bir tebessümle: “Yine dalıp gittin değil mi? Bizi korkutuyorsun bazen.” Dalmak. Gitmek. Yok olmak.Belki merkez bir bina değildi. Çocuk tekrar sordu: “Baba… iyi misin?” Bu kez aynalara bakmadım. Kapıya da. Masaya yürüdüm. Sandalyeme oturdum. Tahtanın gıcırtısını hissettim. Gerçek, somut, ağır. “Evet, iyiyim” dedim. Yağmur camlara vuruyordu.Ve ilk kez, öyle bir merkez olmadığını hissettim.</p>

<p>Günler ağır ağır yerleşti. Sabahları çocukları okula bıraktım, akşamları bulaşık makinesi çalıştırıldı. İşe gidildi, toplantılarda konuşuldu, küçük kırgınlıklar yaşandı, özür dilendi. Hatıralar yavaş yavaş kuruldu. İlk karşılaşma. İlk tartışma. İlk korku. İlk gurur. Her şey tutarlıydı. Ama bazı geceler, herkes uyuduktan sonra, salonda tek başıma otururken içimde bir yankı dolaşıyordu: “4105 numaralı hasta” Sayı, sanki bir çıkış kapısıydı. Bir akşam tabloya uzun süre baktım. Ufuk çizgisi hafifçe kaymış gibi geldi. Bu kayma gerçek miydi, yoksa içimdeki huzursuzluğun yansıması mıydı, ayırt edemedim. Yaklaştım.Çerçevenin arkasında, daha önce görmediğime emin olduğum ince bir metal yüzey vardı. Ortasında tek kelime parlıyordu: İPTAL. Altında küçük bir cümle: “Uygulama sonlandırılırsa oluşturulan yaşam silinecektir.” Oluşturulan yaşam. Arkamdan bir ses geldi.</p>

<p>“Baba?” Kızım kapının eşiğinde duruyordu. Uykulu gözlerle bana bakıyordu. Bir elinde peluş oyuncağı. O an zaman ikiye ayrıldı.Bir parça metal yüzeye bakıyordu. Bir parça çocuğun yüzüne. Sonsuz mutluluk. Oysa bu evdeki her şey başta ben olmak üzere kusurluydu. Bulaşıklar birikiyor, eşimle bazen tartışıyoruz, ben bazen sıkılıyordum. Ve tam da bu yüzden canlıydı. Panel yeniden ışıklandı. “Onaylıyor musunuz 4105?” Parmağımı yüzeye yaklaştırdım. Kızımın yüzü bir an için bulanıklaştı. Sanki silgi değmiş gibi dağıldı. Gözleri netliğini kaybetti. “Baba?” Sesi uzaklaştı. Basmak istemedim ama bunun gerçek olmayacağına emin olduğum için deneme yapmak istedim. Parmağımı yüzeye tam değdirmedim. Milimetrik bir mesafe bıraktım. İçimden bir ses, bunun yalnızca bir simülasyon olduğunu, merkezin zihnimi koşullandırmak için kurduğu bir ara sahne olduğunu söylüyordu. Eğer bu bir kurguysa, korkacak ne vardı? Kızımın gözlerine bir kez daha baktım. Az önce net olan yüzü şimdi suya düşmüş boya gibi dağılıyordu. Belki de test buydu: “Gerçek değilsin,” dedim içimden. “Hiç var olmadın.” Ama tam o anda küçük elinin benim işaret parmağıma dokunduğunu hissettim. Sıcaklık vardı. Basınç vardı. Nabız vardı. Bu detay canımı yaktı. Eğer sistem bu kadar iyi taklit ediyorsa, gerçekliğin ölçütü neydi? Acı mı? Süreklilik mi? Yoksa sadece alışkanlık mı? “Baba?” Sesi titredi. İşte o an kararın kendisinden çok, karar verebiliyor olmanın ağırlığını hissettim. 4105 olmak kolaydı. Bir parametre. Bir vaka. Ama isim olmak. Birinin babası olmak, birinin beklediği adam olmak. Parmağımı geri çekebilirdim. Sahne dağılmayabilirdi. Bu ev, bu çocuk, bu kırılgan sıcaklık kalabilirdi. Ama o zaman merkez haklı çıkacaktı. İstediğim hayat önümdeyken geri adım atmış olacaktım.Parmağımı indirdim.</p>

<p>Çözülme bir patlama gibi olmadı. Daha çok sessiz bir silinişti. Duvarlardaki fotoğraflar soldu. Renkler dağıldı. Mutfaktan gelen tabak sesi kesildi. Çocuğun yüzü piksel piksel çözüldü. “Baba—” Cümle tamamlanmadı. Bir saniye sonra salonda yalnızdım. Elimde çikolata ambalajı vardı.</p>

<p>Gözlerimi açtığımda koltukta yarı uzanmıştım. Oda karanlıktı ama yerindeydi. Fotoğraflar duvarda asılıydı. Çocuk odasından düzenli nefes sesi geliyordu. Tabloya yaklaştım. Çerçevenin arkasında hiçbir şey yoktu. Sadece duvar. Ne metal yüzey.
Ne iptal tuşu. Elimi cebime attım. Ambalaj hala oradaydı. Belki uyumuştum. Belki zihnim bana bir oyun oynamıştı. Belki gerçekten bir sınırdan dönmüştüm. Tabloya son kez baktım. Ufuk çizgisi sabitti. Belki hiç kaymamıştı. Belki kayan bendim. Çocuk odasının kapısını araladım. Yorganı düzelttim. “Baba,” diye mırıldandı uykusunda. Sesi metalik değildi. Sıcaktı.</p>

<p>Uykusunda mırıldandı:</p>

<p>“4105”</p>

<p>Donup kaldım.
Benim içimde mi, onun ağzında mı, ayırt edemedim.
O numarayı ona hiç söylememiştim.</p>]]></content><author><name></name></author><category term="Literature" /><summary type="html"><![CDATA[4105]]></summary></entry><entry><title type="html">22 Screws to the Skull</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/09/Screw.html" rel="alternate" type="text/html" title="22 Screws to the Skull" /><published>2025-12-09T00:00:00+03:00</published><updated>2025-12-09T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/09/Screw</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/09/Screw.html"><![CDATA[<h3>Day I: A metallic rhythm echoing inside my head.</h3>

<p>They were hammering twenty-two screws into my head. One after another. I did not move. I did not resist. I could not feel a thing. It felt almost ceremonial, like witnessing my own reconstruction from somewhere far above myself. I remember the sound before anything else. A metallic rhythm echoing inside my head. They didn’t stop until they reached twenty-two. It had to be a dream because I couldn’t feel anything. No pain, no pressure, just a strange emptiness.</p>

<p>When I finally forced my eyes open, the numbness was still there. No ache. No sting. Just a profound weakness, as if my body had forgotten how to carry me.</p>

<p>They had done it. Twenty-two screws into my skull. And somehow, I was still alive. Unbelievable. I truly couldn’t understand it.
But with time, pain arrives. Real pain, physical, sharp, grounding. And in a strange way, it felt like a relief. It made sense. Of course there would be pain; it wasn’t exactly a small thing to have twenty-two screws holding your skull together.</p>

<p>Pain has a way of shifting perspective.
Acute physical pain is the body’s most primitive alarm system, a direct signal that tissue damage is occurring. But the brain uses similar pathways to process emotional states. That’s why fear, anxiety, and tension often resemble physical pain in the body: the same stress circuits activate, the same hormones surge, the same networks in the brain light up.</p>

<p>Because of this overlap, emotional states can feel just as sharp or intrusive as physical pain. They’re messages, interpretations of potential threat. A feeling is still just a feeling. It rises, it communicates something, and eventually it fades, even if the body reacts intensely in the moment.</p>

<p>And when the conscious mind rests, the body keeps speaking through dreams. The brain constructs vivid, strange, sometimes disturbing images not because they’re real, but because the mind is rehearsing threats, processing stress, or reorganizing memories. Dreams are simulations, not events. They’re the brain’s attempt to make sense of internal signals.</p>

<p>Dreams aren’t real.And if dreams aren’t real, then what the body tells you isn’t always literally true either. Sometimes it misinterprets, exaggerates, or warns you about threats that don’t exist. Heart rate rises. Muscles tense. Hormones surge. But dreams are simulations. The body is not always a reliable narrator. It warns even when warning is unnecessary.
Take anxiety, for example. Anxiety is rarely about the present. It’s almost always about uncertainty. And uncertainty is constant. You can never know what will happen five minutes from now. Your reaction depends entirely on perspective: Do you meet uncertainty with confidence, or with fear?</p>

<p>Fear itself is only meaningful when danger is real physical, immediate, survival based danger. Yet most of our fears show up in situations where there is no actual threat. So what is fear trying to say?Is there truly danger? Or is your brain sending scrambled messages?</p>

<p>Often, we trick ourselves without noticing.And perspective shapes everything.
If you see obstacles as challenges, you get to feel relief maybe even pride when you overcome them. If you see them as pointless burdens, then both the journey and the outcome become suffering.
Then the headache returned stronger this time. Physical pain is real. It signals danger, injury, imbalance. But psychological pain?Sometimes it cuts much deeper.</p>

<p>When I know physical pain will pass, I can wait it out.But when I believe emotional pain will never pass, that’s when my chest tightens.Of course it tightens. They feel almost the same. The difference is what we believe about their duration.
But feelings do pass. That’s simply their nature unless something keeps triggering them.
I didn’t want to think anymore. I could almost sense the screws tightening again. Or maybe they didn’t move at all. Maybe they were exactly where they were supposed to be after all, there were twenty-two of them. They must have known what they were doing.
I need to sleep.</p>

<p>I feel heavier now. Not just physically. Something has shifted. Maybe in my skull, maybe in my perception.
Either way, I know I will not be the same again.</p>

<p>I guess I’m not the same anymore.</p>

<p>I’m a little heavier now.</p>

<div id="day2"></div>
<h3> Day II: When Silence Begins </h3>

<p>I woke up. I woke into a night that felt heavier than my own thoughts.</p>

<p>Sleep has become a difficult place to reach. Almost hostile. The middle of the night again. The kind of darkness that feels heavy and unreal. Time moves with the stubborn pace. I can’t look in the mirror. Mirrors watch back. They stare. And I cannot bear another silent witness.</p>

<p>There is something inside me. Unpleasant, waiting to be expelled. You maybe assume I’m speaking metaphorically. I’m not. Anyone who has ever held something unsaid in their throat knows what I mean. Words can feel like living matter. They carry pieces of you. And when you finally release them, they are no longer yours. they become something separate, something exposed.</p>

<p>Tonight, I felt it on my tongue. This residue of myself. Disgusting. No, I’m not a disgusting person. At least, I do not wish to be. Is anyone truly “bad,” anyway? Everyone thinks they’re right. Everyone believes they’re good. Maybe I’m the only one left who doubts himself.</p>

<p>My mouth is numb. Speech slips away from me. I am not usually a talker, but silence should be a choice, not an inevitability. What meaning does silence have if it isn’t mine to command?</p>

<p>I try to speak. 
Nothing. 
My 
tongue 
refuses 
to 
move.</p>

<p>Words dissolve before they form. And then it happens. This thing inside me pushing outward, sliding away. I try to find a place for it, somewhere it won’t contaminate. I don’t want to make a mess. I just want it gone, away from me. I thought I would feel relief. And I do, faintly. Yet I still cannot speak. Not that I have anything meaningful to say, but the inability itself carries a burden. Being forced into silence is not the same as choosing it. If I measure this moment in Dirac units, my rate of speech is effectively zero. A strange comparison, I know, but appropriate.</p>

<p>My voice has collapsed into a quantum improbability. I am exhausted. Everything feels abrasive. I will try to sleep. If this state can even be called sleep. It is more like fainting from the weight of being.</p>

<p>I wake up again. Some time has passed, though I can’t tell how much. I remember when I used to complain about time not moving fast enough. How ungrateful I was. When time drags, I resent it. When it rushes, I resent it. What do I even want? Perhaps dissatisfaction is a human trait as fundamental as hunger. Or perspective, as I once said. But perspective offers me no comfort tonight.</p>

<p>I try drinking water. Drop by drop. You can barely call it drinking. I miss the days when swallowing wasn’t a conscious effort, when water had taste, weight, presence. Why do we only understand the value of things once we lose them?</p>

<p>I still cannot speak. Even when I want to. Speech can be difficult sometimes. Anxiety compresses the chest, stiffens every muscle, hijacks breathing. But this is different. This isn’t fear. This is mechanical. Something deeper than emotion. My tongue stays still. A trapped soul. Why can’t I form a single word? I don’t intend to say anything harmful. Harmful words belong to harmful people. And I refuse to believe anyone is truly harmful at their core. I am human. Therefore, I cannot be beyond redemption.</p>

<p>I don’t want pity. Spare me the sympathetic glances. I just want a moment of relief. Strength feels inaccessible. Even drinking water requires work. Appetite vanishes when I collapse. Days go by without hunger. This is not sustainable. I know that. I must remain. I must remain… myself.</p>

<p>My mind keeps echoing. Metallic clinks, like screws turning. The memory of the twenty-two screws is still alive in my skull. They are gone now. Long removed. The trauma is over. But the noise continues, replaying itself in my head. Phantom sound. Phantom pain. The brain is excellent at resurrecting what should have ended. I try to speak again. To override the noise with my own voice. Just one word.</p>

<p>Any word. If I could force even a fragment of sound into existence, maybe the ghosts in my skull would quiet down. I want to scream. Not for anyone else to hear, but for myself. A scream against the echoes.</p>

<p>Against the past. 
Against whatever in me refuses to move on.</p>

<p>A scream to prove I still inhabit this body. But nothing comes. Not even breath shaped into intention. I am not who I used to be. I repeat it internally. I am not who I used to be. Yet I cannot even say it aloud. Not because I don’t want to, but because my mouth does not obey. And so, the night goes on.</p>

<p>If this is who I am now, then I will have to grow inside this new skull. With twenty-two screws.</p>]]></content><author><name></name></author><category term="Literature" /><summary type="html"><![CDATA[Day II: When Silence Begins]]></summary></entry><entry><title type="html">Stress(Brain) → ¬Creativity</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/07/Stress.html" rel="alternate" type="text/html" title="Stress(Brain) → ¬Creativity" /><published>2025-12-07T00:00:00+03:00</published><updated>2025-12-07T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/07/Stress</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/07/Stress.html"><![CDATA[<p>How Stress Silences the Mind’s Creative Circuits?</p>

<p>Every creative act is shaped as much by emptiness as by expression. Music gains its meaning from silence; photography reveals its story through darkness; sculpture emerges from what is taken away.</p>

<p>Miles Davis understood this intuitively. His music wasn’t built solely on the notes he played, but on the notes he didn’t play. The genius of his phrasing lived in the silences—those intentional pauses that let the music breathe, that turned tension into meaning. Creativity works the same way in the mind: it thrives in the quiet intervals where ideas drift, collide, and reorganize into something new.</p>

<p>But these spaces are fragile. Stress tightens where creativity needs looseness and replaces exploration with survival. What silence is to Miles Davis, what shadow is to photography, what negative space is to sculpture—stress takes all of it away. It compresses the mental room where imagination is supposed to stretch.</p>

<p>This is where the real story begins: how stress kills creativity, not metaphorically, but biologically—by shutting down the very neural systems that make originality possible.</p>

<p>Before understanding how stress suffocates creativity, we need clear definitions. Creativity is the capacity the use of imagination or original ideas to create something. An expression of cognitive flexibility that relies heavily on the brain’s higher-order parts, especially the prefrontal cortex. Productivity, by contrast, refers to the efficiency of output relative to input, often emphasizing speed, quantity, and consistency rather than originality. Stress, in biological terms, is the activation of the body’s survival system: a coordinated response involving the amygdala, hypothalamus, sympathetic nervous system, and cortisol release. This system evolved not for imagination, reflection, or innovation, but for immediate survival.</p>

<p>When seen through this lens, the relationship between creativity, productivity, and stress is not merely psychological. It is neurological, evolutionary, and fundamentally human. Productivity can rise under pressure sometimes impressively but creativity depends on something stress cannot allow: mental space. When stress floods the brain, the amygdala dominates, the prefrontal cortex dims, and thought becomes narrow, rigid, and literal. You can keep producing but you stop imagining. Stress doesn’t just kill creativity; it erases the silence where creativity is born. Without creativity, people repeat; with creativity, they innovate.</p>

<p>We all experience the paradox. As a deadline approaches, stress briefly sharpens us. Productivity increases; we focus intensely; distractions evaporate. This phenomenon is well described by the Yerkes–Dodson law, which proposes a bell-shaped curve: a moderate level of arousal improves performance, but too much collapses it. Also, the threshold levels are not same for all of us. Push the stress further, and suddenly something inside us freezes. Thoughts evaporate. Creativity disappears as if someone pulled the plug. The mind enters survival mode, where imagination has no role. In this state, the amygdala hijacks the system, flooding the body with cortisol and pushing the prefrontal cortex (the seat of creativity, abstract thinking, planning, and reflection) into the background. The brain does not care about art, solutions, or new perspectives. It cares about escape. It cares about survival. Imagine seeing a wild animal. Your body does not think in metaphors or melodies. It thinks in seconds and meters. Or imagine being hungry for a day. Your attention narrows until the only goal is finding food. Now extend that hunger into economic insecurity, political instability, or the chronic unpredictability of life in a chaotic workplace.</p>

<p>Creativity, under these circumstances, becomes a luxury. The mind cannot paint when it is trying to survive. Stress does not only reduce creativity. It narrows attention, collapses cognitive flexibility, and shifts the brain from exploration to self-protection. And when creativity contracts, productivity suffers as well, because genuine productivity depends not on the number of hours worked but on the mind’s capacity to imagine, connect, and invent. Past a certain point, pushing harder becomes counterproductive; an overstressed brain shuts down the very circuits that make original thought and therefore meaningful productivity possible.</p>

<p>Yet stress is only one side of the story. When pressure becomes chronic, it often hardens into something deeper: depression. Sometimes mild, sometimes severe, and in extreme cases, profoundly disabling. From a neurobiological perspective, depression is not a heightened emotion but a depleted state: reduced dopamine signaling, weakened reward circuits, blunted motivation, and a brain that can no longer anticipate possibility. As Robert Sapolsky often emphasizes, depression is not a metaphor or a mood; it is as biologically real as diabetes, a disorder with measurable changes in circuitry, chemistry, and brain function.</p>

<p>And here lies the paradox: depression may sharpen introspection or emotional sensitivity, but it simultaneously impairs the neural networks on which creativity depends. What looks, from the outside, like “tragic inspiration” is often the mind fighting through physiological drought.</p>

<p>Some people bring up the counterexample: “But what about Van Gogh? What about artists who created masterpieces in despair?” But suffering does not create art; the human mind creates despite suffering. His creativity burned brightly, yes. But it also consumed him. This is not a model to admire; it is a tragedy to understand.</p>

<p>We often romanticize pain, imagining it as the price of greatness. Fernando Pessoa once mentioned that if alcohol helps you write, then sacrifice your liver and be a better writer. But this mindset confuses correlation with causation. Intense stress and depression narrow attention, reduce cognitive flexibility, and disrupt the very neural networks required for creative thinking. And yet, paradoxically, making can emerge from suffering not because pain enhances creativity, but because the mind searches for relief.</p>

<p>So it is possible to create while suffering, but not because of suffering.</p>

<p>Creativity that grows under stress is an act of resistance, not a product of the pain itself. And while this can produce powerful work, it is rarely sustainable.</p>

<p>Fernando Pessoa, in The Book of Disquiet, reflected on the thought that he would only be truly understood after his death. This acknowledgment of isolation is familiar to many: the sense of excelling in one area while feeling fragmented or vulnerable in others. A similar phenomenon as the “IQ trap”. The mistaken belief that intellectual strength automatically ensures emotional or social resilience. Over time, isolation convinces the person that the problem is never internal. It must always be the world, the others, the environment.</p>

<p>To create, the mind needs safety.</p>

<p>Stress kills creativity because survival and imagination cannot coexist. One looks inward with fear; the other looks outward with curiosity. Creativity does not demand suffering. It demands the freedom to think. It emerges when the mind is not threatened.</p>

<p>Not to escape the world, but to have enough space within it. Not in chaos, but in calm. Not in fear, but in freedom.</p>]]></content><author><name></name></author><category term="Literature" /><summary type="html"><![CDATA[Every creative act is shaped as much by emptiness as by expression.]]></summary></entry><entry><title type="html">Idealization(Life) → Pain</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/05/Idealization.html" rel="alternate" type="text/html" title="Idealization(Life) → Pain" /><published>2025-12-05T00:00:00+03:00</published><updated>2025-12-05T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/05/Idealization</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/literature/2025/12/05/Idealization.html"><![CDATA[<p>Sometimes life unfolds not as a straight line, but as a quiet tension between who we were, who we are, and who we are becoming. We move through memories, expectations, disappointments, and small rebirths. Collecting fragments of ourselves along the way. And somewhere between the weight of reality and the lightness of hope, we begin to ask the questions that shape us.</p>

<p>Who am I? I am a complex combination of genetics, environment, and the experiences I accumulate over time. Thoughts are not created from nothing, and identity is not a fixed structure we must accept as unchangeable. Human identity is fluid, it can shift through new experiences, intentional effort, and the brain’s natural ability to adapt. Our behaviors, too, are shaped by capacity that the skills we have, the  resources we can access, and the conditions we grow within. When capacity expands, behavior changes, when behavior changes, identity follows. In this way, nothing about us is truly static. Everything is open to evolve, and it is up to us whether that change moves backward, stays consistent, or grows into a better version of who we are. Just as the Red Queen reminds us that you sometimes have to run twice as fast just to stay in the same place, evolution often requires intentional effort, adaptation, and the willingness to renew ourselves. In a changing world, staying the same already demands energy and evolving simply asks for that energy to be used wisely.</p>

<p>Who am I becoming? Understanding whether we are improving is not simple. In biology, linear progress is uncommon. evolution often follows a fluctuating pattern; rising and falling like waves. What matters is not each individual point, but the overall trend over time. If the long-term trend is upward, if we are gradually becoming more capable, more aware, or more grounded, then we are progressing. Our starting points differ, but that is not the issue. External validation is unnecessary, even though society constantly pushes us toward it. Comparison itself is not harmful, but the most meaningful comparison is with our past selves, not with others. Observing our own trajectory is essential for  understanding life. Our perspective on life continuously changes. In our search for meaning, we often ask whether something is right or wrong. But many aspects of life, especially emotional and existential ones are not defined by absolute truths. They depend on perspective, context, and interpretation. Happiness, too, is not a permanent state but a temporary experience. Life is not about achieving constant happiness. It is about accepting that joy and difficulty will both occur. When we are happy, worrying about its end creates additional suffering. Acceptance allows us to say: “This moment is good, and even if it does not last forever, it is enough.” Van Gogh once wrote, “The sadness will last forever.” This is not universally true or false; it is a reflection of a moment and a state of mind. One could also say, “Happiness can come again,” which is equally realistic and more hopeful. Acceptance of life as it is can be challenging, but it brings relief and reduces pain.</p>

<p>Why am I idealizing? Our environment (people, media, family, cultural ideals) often idealizes life. We are taught to dream big, achieve extraordinary things, and tie our happiness to major accomplishments or perfect relationships. But even if someone reaches high levels of success, works in prestigious places, gains admiration, or surrounds themselves with impressive people, they may still feel empty. Happiness does not depend primarily on grand achievements or external conditions. It arises from internal stability and meaningful small experiences. Life is not about constantly chasing the biggest or the most extraordinary moments. It is about learning to remain present even in discomfort and finding value in simplicity. It is about appreciating small things; watching a leaf fall, eating ordinary food, walking at sunset, or sharing life with someone imperfect. We are all imperfect, we will make many mistakes. The goal is not to avoid mistakes but to learn from them. Growth often includes discomfort, but not all discomfort leads to growth. What matters is engaging with challenges that align with our values, while also giving ourselves the space and kindness we need to grow in a genuine way.</p>

<p>What am I seeking? When I was younger, I imagined the world, career, and relationships very differently. Each time my expectations clashed with reality, I felt disappointed. I developed a form of defensive pessimism, overestimating negative outcomes in an attempt to feel protected. I closed myself off even more. I thought it was safer. Yet it was not enough, it is just a survival mode. It clashed with reality again and again over time. And it won’t be easy to realize this, let alone to do something to change it. Just watching things slip beyond my control, again and again. It is not a good idea to be a pessimist, yet on the other hand, being an optimist is not enough either. Finding the middle ground is crucial to developing resilience. Over time, I learned that idealizing life whether love, career, or the future creates a gap between expectations and reality, and that gap becomes pain. Dreams are natural and necessary, but when they detach from reality, they become sources of suffering. Staying grounded, dreaming without escaping the real world, and seeing things as they truly are protects us from unnecessary disappointment. Avoiding idealization does not mean suppressing dreams. It means holding dreams lightly, without letting them distance us from reality. When our hopes are flexible rather than rigid, life becomes easier.</p>

<p>In the end, we are organisms shaped over millions of years of evolution, guided not by destiny but by biological adaptation and learned patterns. Our cells renew, our synapses reorganize, and even the stories we tell ourselves slowly change their form. Change is not only emotional; it is physiological, measurable, alive. And beneath it all, emotions quietly play their part, offering us the courage to try again.</p>]]></content><author><name></name></author><category term="Literature" /><summary type="html"><![CDATA[Collecting fragments of ourselves along the way]]></summary></entry><entry><title type="html">Aladağlar</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/10/26/Aladag.html" rel="alternate" type="text/html" title="Aladağlar" /><published>2024-10-26T00:00:00+03:00</published><updated>2024-10-26T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/10/26/Aladag</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/10/26/Aladag.html"><![CDATA[<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/1.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/2.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/3.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/4.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/5.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/6.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/7.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/8.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/9.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-26-Aladag/10.jpg" alt="Aladağ" class="post-image" /></p>]]></content><author><name></name></author><category term="Climbing" /><summary type="html"><![CDATA[Biraz kar çiğnedik]]></summary></entry><entry><title type="html">Karakayalar</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/10/05/Karakaya.html" rel="alternate" type="text/html" title="Karakayalar" /><published>2024-10-05T00:00:00+03:00</published><updated>2024-10-05T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/10/05/Karakaya</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/10/05/Karakaya.html"><![CDATA[<p>Uzun zamandır Karakayaları merak ediyordum ve bu gezi için de çok heyecanlıydım. Cuma akşamı hemen çıkalım yolda yemek yeriz diye
düşünüyordum. Ancak İstanbul trafiği ilerlememize pek imkan vermedi. Köprüyü geçer geçmez yemek arayışına girdik. Baturalp’in “Migros’ta et seçiyorsun
pişirip veriyorlar” demesiyle ilk bulduğumuz Migros’a girdik. İçeride yemek vardı ama oturacak yer yoktu. Birkaç dakika 
yürüme mesafesindeki parka gitmek yerine otopark girişindeki heykelin yanına oturup köfteli ekmekleri yemeye başladık. Ve süpriz.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/0.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Ufak bir törenin ardından artık İstanbul’dan çıkmanın vakti gelmişti diye düşünüp yeniden yola koyulduk. Karakayalara vardığımızda gece olmuştu. Hava açıktı ve yıldızlar çok iyi görünüyordu. Ve fotoğraf zamanı başlamış oldu.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/1.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Yanımda getirdiğim ışıkla neler yapsak diye düşünürken bir anda herkes tırmanış ayakkabılarını giyip bouldering yapmaya başladı.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/2.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/3.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>2 saate yakın bu şekilde oyalandıktan sonra artık yatma vakti gelmişti. Kamp alanı hem sektörlere yakın hem de ağaçlık çok güzel bir yer. Ancak sineklerin bolluğu inanılmaz rahatsızlık veriyordu.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/4.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Ertesi sabah kişi başı baya bir yumurtalı sucuk eşliğinde sektör arayışına başladık. Çadırı kurduğumuz noktanın karşısındaki sektörlere bakarken Rockdoctor isimli sektöre gitmekte karar kıldık. Burada Alperen’in daha önceden çıktığı rotalar da vardı.</p>

<p>Rockdoctor sektörü:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/5.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>İlk olarak Rockdoctor rotasına girdik. Lider çıkışına Eren başladı. Son hamleyi çözemeyince Alperen devraldı ve son kısmı çözdü. Bu rotanın en son kısmında tutulacak pek bir yer yok gibi duruyor ama kneebar yapınca çok rahat bir şekilde durulabiliyor. Kısa ve güzel bir rotaydı ama ben top-rope çıkmama rağmen çok zorlandım. Eskisinden çok daha fazla korkuyordum ve bu korku yaptığım hamlelere de etkiliyordu.</p>

<p>Rockdoctor sektöründe Rockdoctor rotası (6a,VI+)[5 bolt, 10m]
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/6.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/7.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/8.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Daha sonra biraz daha zor bir şeyler denemek için aynı sektörde bulunan Moonwalk rotasına girdik. Lider çıkışını Eren yaptı. Bu rotanın bitişi Mahallebaskısıyla aynı istasyon, biraz yan tarafta kaldığı için ip biraz fazla sürtüyor. Aralarda uzun ekpress kullanmakta fayda var.</p>

<p>Rockdoctor sektöründe Moonwalk (6a+,VII-)[7 bolt, 16m]
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/9.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Rockdoctor sektöründe Mahallebaskısı (5b, V+)[8 bolt, 14m]
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/10.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/11.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Daha sonrasında yemek molası verip aşağıya kamp alanına indik.</p>

<p>Koru Arkayüz sektöründe Şanslı gün sol (çatlak) (5c+, VI)[8 bolt, 17m]
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/12.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Bu rotanın ilk başlarında pek tutulacak bir şey yok, ayaklara güvenip çıkmak gerekiyor. Sonrasında çatlak içinden güzel bir tırmanış sunuyor.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/13.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>

<p>Hava kararırken dönüş yoluna geçtik.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-10-05-Karakaya/14.jpg" alt="Karakaya" class="post-image" /></p>]]></content><author><name></name></author><category term="Climbing" /><summary type="html"><![CDATA[Granit severiz]]></summary></entry><entry><title type="html">Kaçkar Zirve Trans</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/09/15/Kackar.html" rel="alternate" type="text/html" title="Kaçkar Zirve Trans" /><published>2024-09-15T00:00:00+03:00</published><updated>2024-09-15T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/09/15/Kackar</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/09/15/Kackar.html"><![CDATA[<p>Olgunlar - Dilberdüzü - Zirve - Mezovit Çayırı - Serdar Geçidi - Buzul Gölleri - Çeymakçur Geçidi - Naletleme Geçidi - Döbe - Olgunlar</p>

<p>Sekiz senede üç kere deneyip her seferinde başka bir aksilik çıkması yüzünden bir türlü Kaçkar zirve çıkışını gerçekleştirememiştim. Bu sefer kararlıydım ve işimi şansa bırakmak istemiyordum. Aylar öncesinden koşu antremanlarına başlamış, iki kere Uludağ’a çıkıp inmiş, ve bu seyahate başladığımdan beri Pınargözü mağarasında 3 gece geçirip, Hasan Dağı’na, Aladağlar’a ve Erciyes’e çıkmıştım. Planımdaki son yer de Kaçkar’dı. Kendimi oldukça hazır hissediyordum. Kaçkar’larda hem zirve çıkışı hem de trans geçişi içeren 30 km’lik 3000 metre tırmanış içeren bir rota çizmiştim. İlk hedefim klasik rotadan zirveye çıkmaktı ve eğer zaman konusunda iyi bir durumda olursam da trans geçişi de içeren rotayı bitirmeyi istiyordum. Bu sefer oldukça hafif olacaktım, ne çadır, ne tulum, ne de bisiklet, sadece yemek ve su.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/1.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Tarih 14 Eylül 2024. Sivas’ta Aykut’u bırakıp Memo ile beraber Bayburt üzerinden Yusufeli ordan da Olgunlar’a geçmek üzere yola çıkmıştık. Her şey Bayburt’un içinden geçen yola girmemizle değişti. Memo da ben de daha önce Bayburt’a gitmediğimiz için Erzurum yolu yerine burayı seçmiştik. Bayburt ve Yusufeli arasındaki yol ilk başta inanılmaz güzel gelmişti çünkü manzara olarak baya iyiydi.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/2.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Sırtlardan vadilere 2000 metrelere kadar çıkıp ine ine inanılmaz bir manzara eşliğinde ilerliyordu. Ama bir türlü bitmek bilmedi ve biz Yusufeline vardığımızda hava kararmaya başlamıştı. Hızlıca bir alışveriş yapıp Olgunlar’a doğru çıkışa başladık. Olgunlar’a varıp derenin karşısındaki bir düzlüğü çadırı attık ve sucuk ekmek yiyerek karnımızı doyurduk.</p>

<p>Olgunlar:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/3.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Saat 22.00 civarıydı. Son bir kez hava durumuna baktık. Bir haftadır her gün hava durumuna bakıyordum ve havanın açık olduğu tek gün yarındı. Hala da öyleydi, yarın hava çok güzel duruyordu ancak akşama doğru yağış geliyor demesi de biraz tedirgin ediyordu. Erkenden kalkar hızlıca zirve yapar, olmazsa direkt ineriz diye içimden geçiriyordum ama planladığım rotayı da yapmak istiyordum bir yandan. Gece 3’e alarm kurup yatışa geçtik.</p>

<p>Dilberdüzü:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/4.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Gece 3. Uyandık ama biraz daha mı uyusak diyerek 4’e doğru anca kalkabildik. Yanımıza kişi başı 3000 kalori civarında yemek ve 3 litreye yakın su aldık. Kaçkarlarda bu kadar su taşımak biraz anlamsız gelebilir çünkü cidden her yerden su çıkıyordu ancak tedbirli olmaktan zarar gelmez. Zirve rotasına doğru ilerlemeye başladık. Dilberdüzüne vardığımızda gün doğumu çok güzel silüet yaratıyordu. Biraz foto çektik ve devam ettik.</p>

<p>Göl:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/5.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Geçen sene buradan itibaren kar kaplıydı, bata çıka çıkıyorduk diye anlatırken geçen sene yürüyüş rotasından nasıl saptığımızı da fark ettim. Kar olmayınca patika çok rahat fark ediliyordu. Göle ve sonrasında kapıya kadar hızlı hızlı ilerledik.</p>

<p>Kapıdan zirve:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/7.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>İşte burdan sonrasını bilmiyordum. Kapıdan aşağı indik. Burdaki gölün yüzeyi buz tutmuştu. Zirve tam karşımızda duruyordu. Babaları takip ede ede ilerledik. Ama buralarda farklı farklı yerlerde bisürü baba var. Strava ve GPS’ten de bir yandan kontrol ediyordum rotadan çıkmadığımıza emin olmak için. Biraz erkenden yukarı çıktığımız için gereksiz bir tırmanış ve iniş yaptık. Strava’da bizim yaptığımız gibi geçen diğer insanlar sağolsun. En iyisi en çok gidilen yerden gitmeyi tercih etmek. Balkon denilen yere geldik ve açıkcası biraz korkutucuydu. Bir yandan da güneş baya iyi vurmaya başlamıştı halbuki daha sabah saatleriydi.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/6.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Biraz moral kaybı yaşayıp dinlenmek için oturduk. Bu sırada da Youtube’dan doğru yerden geçeceğimize emin olmak için video arıyordum ki sağolsun birisi tam da bu noktayı anlatan bi video koymuş. Rotanın en sıkıntılı yeri burası diyince ben biraz daha gaza geldim ve aslında çok da kolay bir şekilde o kısmı geçtim. Her şey mental.</p>

<p>Son çarşak hattı:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/8.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Sonra da Memo geldi ve artık zirveye kadar olan çarşak hattından başka bir şey kalmamıştı. Burada yabancı bir dağcıya rastladık ve saat 10’a gelirken zirveye varmıştık.</p>

<p>Zirveden güney:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/9.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Zirvede Kuzey rotasından gelmiş biri vardı. Ben iki saat buralardayım yemek yapıcam dedi. İki tane de somon ekmek getirmişti biraz şaşkın bir şekilde çok teşekkürler o kadar kalmayız dedik. Rüzgar yok hava açık her yer görünüyordu. Drone’unu çıkardı ve bizi de çekti. Sağolsun sonrasında fotoları da yolladı bize. Sonra aklıma bir fikir geldi. Kuzey taraftan çıkmak nasıl işaretler iyi mi diye sordum. İyi dedi. Acaba kuzeyden inip transı o şekilde mi yapsak diye düşünmeye başladım. Kuzey rotası güneye göre daha zordu ama buraya kadar geldiysek inişi de yaparız diye düşünüyordum. Memo’yu ikna edip (aslında pek de ikna etmeme gerek kalmadı) Kuzey rotasına girdik.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/10.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Benim için buradaki en büyük sıkıntı mentaldi. Çünkü yer yer bir anda uçurumun kenarına çıkıyorsunuz. Tuttuğum yer kopsa, ayağım kaysa gibi düşünceleri kafamdan atıp kendime güvenmem gerekiyordu. Neyse ki her yerde işaretler vardı ve doğru yerden ilerlediğimize hep emindik.</p>

<p>Kuzey rotasından iniş:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/11.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/12.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Kapı denen kısma kadar dikkatli bir şekilde ilerledik. Bir yerden sonra korkmaya bile alıştığımı fark ettim ya da korkmak anlamsız gelmeye başlamıştı. Asıl sıkıntı kapıdan sonra başlayacaktı benim için.</p>

<p>Kapıdan mezovit:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/13.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Rotada koşabilirim hayaliyle koşu ayakkabımı giymiştim lakin bilek kısmı açıktı. Kapıdan sonraki çarşak ise inanılmaz kötüydü ve durmadan bileğime çarpan taşlar deli etmeye başlamıştı. Bileğimin kanadığını görünce iyice sinirlenmiştim ve çarşağı seve seve inmeye devam ediyordum. İkimizde de birer baton vardı ve pek de iş yaptığını söyleyemeceyğim. Aladağlardaki çarşağı düşünüp iç geçiriyordum. Ne güzel koşabildiğim çarşak tipinden oturarak inmeye korktuğum çarşak tipine. Burası da bir şekilde bitti ve Mezovit çayırına ulaştık.</p>

<p>Soldan sağa kapı, küçük buzul, zirve, büyük buzul:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/14.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" />
Büyük buzul:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/15.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Ve Memo’ya o şok eden haberi verdim. Dağın Kuzey tarafında kaldığımız için yeniden Güney tarafına geçmemiz lazım. Burada ufak laf atışmaları olsa da bir şekilde çözüldü ve şimdi geçmemiz gereken üç tane dağ geçidi önümüzde duruyordu. Bunlardan ilki Serdar Geçidi, ikincisi Çeymakcur üçüncüsü de destansı Naletleme Geçidi. Saat 15.00 olmuştu ve güneşin batmasına pek bir şey kalmamıştı. En azından güneş batmadan Naletlemeyi aşarsak gerisi çok kolay hep iniyoruz dedim ve ilk geçide doğru yola koyulduk.</p>

<p>Serdar Geçidi:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/16.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Çeymakçur Geçidine doğru:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/17.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Düşündüğümden hızlı çıkmıştık ve Buzul göllerinin olduğu yerin güzelliği inanılmaz bir motivasyon vermişti. Bu rotayı bitirebileceğimize olan inancım inanılmaz artmıştı. Sırasıyla göllerin yanından geçtik ve ikinci geçide vardık. Burada biraz iniş yapıp sonra son geçide doğru yükselicektik.</p>

<p>Göller Bölgesi:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/18.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Burası inanılmaz güzel bir hiking rotası be! Şuraya bak. Bir de güneş batışına yakın çok iyi görsel şölen oluyordu.</p>

<p>Çeymakçur Geçidi:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/19.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Çeymakçur Geçidinden Naletlemeye doğru:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/20.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/21.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Güneşin batmasına çok az kalmıştı ve önümüzde Naletleme geçidi vardı. Buradaki patika o kadar güzeldi ki Kuzey inişinde çektiğimiz çileden sonra ilaç gibi gelmişti. Tam güneş dağların ardından kaybolduğunda biz de Naletme geçidinin en yüksek noktasına ulaşmıştık. Burdan sonrasını her türlü gideriz.</p>

<p>Naletleme:
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/22.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Ama Olgunlar’a da az buz yol yoktu burdan. Biraz koşturmaca biraz hızlı yürüyüş yapa yapa ilerliyorduk. Derin bir sessizlik çökmüştü. Hem yorgunluk hem de ne zaman bitecek yeter artık gibi düşünceler eşliğinde.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-09-15-Kackar/23.jpg" alt="Kaçkars" class="post-image" /></p>

<p>Bir yandan da şişkin ay etrafı aydınlatyıordu. Hala hava açıktı ve hava konusunda çok şanslı olduğumuz için çok sevinçliydim. 20.00 civarlarında Olgunlar’a vardık ve Strava’daki kayda baktığımda 30 km’ye ulaşmıştık. Böyle bir arazide ve 2700 metre tırmanış ile tek günde bu rotayı yapabildiğimize hala inanamıyordum. Son kısımlarda artık iyice topallamaya başlamıştım ve bileğimin ne durumda olduğuna bakmaya da korkuyordum. Ama bitmişti. Son.</p>

<p>Rota Linki:
https://strava.app.link/hqL1dD52TNb</p>]]></content><author><name></name></author><category term="Climbing" /><summary type="html"><![CDATA[Çekirge 3 zıplar]]></summary></entry><entry><title type="html">Güneş Kremi</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/03/30/Geyve.html" rel="alternate" type="text/html" title="Güneş Kremi" /><published>2024-03-30T00:00:00+03:00</published><updated>2024-03-30T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/03/30/Geyve</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/03/30/Geyve.html"><![CDATA[<p>Cuma akşamı bir heves yolluk olarak cupcake yapmaya başladım. İşim bitince çantamı hazırladım ve sabah erken kalkabilmek için hemen uyudum. Ama yine de geç kaldım. Saat 7’de Aykut’un telefonuyla elim ayağıma dolaştı ve güneş kremi sürmeyi unutarak koşarak evden çıktım. Arabaya vardığımda Recep hariç herkes sigara içerek beni bekliyordu, sigaralar söndü, arabaya bindik ve yolculuk başladı. Her şey çok iyi gidiyordu, beşinci dakikaya kadar… Oğuzhan 2 hafta önce olduğu gibi çok sevdiği North Marmara Yolu’na Recep’i yeniden sürükledi. Recep için günün ilk darbesiydi bu, neyse ki U dönüşü yapamayacağımız netleşince durumu kabullenip yolumuza devam ettik.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-03-30-Geyve/4.jpg" alt="asa" class="post-image" /></p>

<p>Aykut çok neşeliydi bağırarak şarkılara eşlik ediyor, diğer arkadaşlarını da teşvik edip ortamı ısıtıyor fakat bir yanda da zorbalamayı ihmal etmiyordu. Bir markette durduk, yolumuz az kalmıştı. Açlığımızı yatıştırmak için çizi almak istedik ama sadece şakaya gülüp geçtik nedense kimse çizi sevmiyordu. Sonra gözüme hüptirik çarptı ve benim için günü kurtarmaya yetti. Tam bu sıralarda Aykut Recep’I sinirlendirmeye başlamıştı. Herkesi ona düşman edip eğleniyordu. Recep her zamanki gibi alttan alıyor, keyfini etkilemesine pek müsade etmiyordu. Ta ki 10 dakika sonra asphalt yolu bitirip, patikaya girmemize kadar… Zaten gerilmiş olan Recep Can’ın talimalarına uymayıp navigasyonundan kopamayan Aykut kitaptaki haritaya bakmayı reddediyordu. Recep duruma el koydu ve bizi gideceğimiz yere ulaştırdı neyse ki. Arabadan indik, 1 dakika yürüdük ve Aykut kitabı arabada bıraktığını itiriaf etti. Recep koşarak kutsal kitabı aldı ve onu koruma görevi artık benimdi. 5 6 dakikalık bir yütüyüşün ardında bir ağacın gölgesine kurulduk. Yemek yeme vaktiydi. Cupcakelerimi çıkardım fakat krem şantisi eriyip ekşimiş, keki kurumuştu. Kimse yemedi. Recep’in hamur işleri olmasa yine aç kalmıştık. Yemeğimizi yedik, tırmanmak için yola koyulduk tekrar. Tırmanmak için tepeye çıkmıştık fakat bizden önce oraya varan biri daha vardı: GÜNEŞ.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-03-30-Geyve/1.jpg" alt="aa" class="post-image" /></p>

<p>Sabah süremediğim güneş kreminin bedelini ödeyecektim. Sırayla rotaları tırmanmaya başladık fakat ikinci rotayı Recep’in yarıda bırakmasıyla Aykut’un zorba tarafının tekrar ortaya çıkması bir oldu. Yakan güneş ve gerilen sinirlerle birlikte daha fazla orada kalmamaya karar verdik ve dönüş yoluna koyulduk. Yolda yemek yeme kararı aldık fakat Köfteci Yusuf diyerek zaten yanmakta olan ateşi yellemiştik. Aykut’un otoban Burger Kralı teklifini anlayamayıp o dönüşü de kaçırmamızla birlikte artık Köfteci Yusuf’a gitmemiz kaçınılmazdı. Oğuzhan navigasyonu açtı, İznik’e doğru yöneldik. Bir oto yıkamanın önüne park ettik. Arabadan inmemizle Aykut’un Recep’e omuz atması bir oldu. Ben de Recep’in üzgün haline katlanamayıp intikamını almak için Aykut’a omuz atacaktım ki beni yola savurması ve ayakkabı bağcığıma takılmam bir oldu. Aykut’un zorbalık seviyesi artık şaka olmaktan çıkmış, kendisinin tek bir hata yapmaya bile hakkı kalmamıştı. Ya da biz öyle düşünüyorduk. Köfteci Yusuf’a girdik, Aykut son darbeyi vurarak Burger King’te bu paraya daha çok yeriz doyarız dedi ve garsonu da sinirlendirerek Köfteci Yusuf’tan ayrıldık. İznik Burger King’e yürürken, KFC olduğunu da gören Oğuzhan ve Aykut son kararlarını vermişlerdi. Recep’in sinirlenmeye dahi hali kalmamıştı. Güneşte yanmış omzumuz ve boynumuzun acısıyla, kırık kalplerimizle İstanbul’a döndük. Her şeye rağmen güzel bir geziydi.</p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-03-30-Geyve/2.jpg" alt="asa" class="post-image" /></p>

<p>Yazan: Şeydoli</p>]]></content><author><name></name></author><category term="Climbing" /><summary type="html"><![CDATA[...bizden önce oraya varan biri daha vardı: GÜNEŞ!]]></summary></entry><entry><title type="html">Ballı Bir Gün</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/03/17/Ballikaya.html" rel="alternate" type="text/html" title="Ballı Bir Gün" /><published>2024-03-17T00:00:00+03:00</published><updated>2024-03-17T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/03/17/Ballikaya</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/climbing/2024/03/17/Ballikaya.html"><![CDATA[<iframe width="100%" height="400" src="https://www.youtube.com/embed/4o7Vef89slM?si=49g7x4QGfGMxNfWH" title="YouTube video player" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen=""></iframe>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-03-17-Ballikaya/DSC00537.jpg" alt="Şeyda tırmanırken" class="post-image" /></p>

<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/climbing/2024-03-17-Ballikaya/DSC00535.jpg" alt="Yardımlaşma çok önemli" class="post-image" /></p>]]></content><author><name></name></author><category term="Climbing" /><summary type="html"><![CDATA[Ballıkayalarda Bal Tadım Etkinliği]]></summary></entry><entry><title type="html">Samanlı Dağları</title><link href="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/cycling/2023/12/02/Cinli.html" rel="alternate" type="text/html" title="Samanlı Dağları" /><published>2023-12-02T00:00:00+03:00</published><updated>2023-12-02T00:00:00+03:00</updated><id>http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/cycling/2023/12/02/Cinli</id><content type="html" xml:base="http://localhost:4000/altinbagr/ecepv2/cycling/2023/12/02/Cinli.html"><![CDATA[<p><img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/1.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/2.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/3.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/4.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/5.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/6.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/7.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/8.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/9.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/10.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/11.jpg" alt="foto" class="post-image" />
<img src="/altinbagr/ecepv2/assets/img/cycling/2023-12-02-Cinli/12.jpg" alt="foto" class="post-image" /></p>]]></content><author><name></name></author><category term="Cycling" /><summary type="html"><![CDATA[Zordu ama gökyüzü güzelmiş]]></summary></entry></feed>