Sonsuz Mutluluk Merkezi

13 February 2026

“4105 numaralı hasta lütfen danışmaya ilerleyiniz.”

Anonsun metalik sesi, bekleme salonunun steril sessizliğini ortadan ikiye yardı. Elimdeki buruşturulmuş kağıda bir kez daha baktım, sanki numara değişmiş olabilirmiş gibi. 4105. Ben. Dizlerimde hafif bir titreme vardı, bunun açlıktan mı yoksa birazdan olacaklardan mı kaynaklandığını kestiremedim. Bekleme salonu garip bir huzurla döşenmişti. Açık renk koltuklar, duvarlarda soyut tablolar, köşede yaprakları cilalanmış gibi duran büyük bir salon bitkisi. Her şey insana güven vermek için tasarlanmıştı. Fazla güven vermek için. Danışmadaki kadınla göz göze geldik. Yüzünde profesyonel bir tebessüm vardı. Elimdeki kağıdı uzattım. İsmimi söylemedim. O da sormadı.

“Sağ taraftan ikinci odaya ilerleyebilirsiniz.”

İlk odanın önünden geçerken içeriden bastırılmış bir inilti duydum. Sanki birisi dişlerini sıkarak bağırmamaya çalışıyordu. İçimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı. Sonsuz mutluluğa giden yol bu kadar sancılı mı olmalıydı? Bir an geri dönmeyi düşündüm. Ama insan bazen kendi çaresizliğinin esiri olur. Attığı adımların mantığını sorgulasa da yürümeye devam eder. Kapıyı tıklatırken parmaklarım terlemişti. “Buyrun, girebilirsiniz.” Oda beklediğim gibi değildi. Hastane kokusu yoktu. İlaç şişeleri, serumlar, beyaz önlüklü telaşlar yoktu. Bunun yerine yumuşak ışıklar, ceviz tonlarında bir masa ve duvarda büyük bir tablo vardı. Tabloyu görünce istemsizce yavaşladım. Bir kıyı manzarasıydı. Dalgalar kıyıya vuruyor, uzakta belirsiz bir siluet seçiliyordu. Fırça darbeleri sertti ama renkler huzurluydu. Bir çelişki vardı tabloda.

En yakın sandalyeye oturdum.

“Merhaba 4105 numaralı hasta, başvurunuzu biraz daha detaylandırabilir misiniz?”

İsmim ağzında hiç var olmamış gibiydi. 4105. Sanki bir dosya, bir barkod, bir etiket. Boğazımı temizledim. “Bir yuvam olsun istiyorum,” dedim. “Prestijli bir işim, iki çocuğum, mutlu bir eşim, havalı bir arabam… Eve döndüğümde beni bekleyen bir hayat.”Cümleleri kurarken fark ettim. İstediğim şeyler nesneler gibiydi. Ev. İş. Çocuk. Araba. Eş. Hepsi sahip olunacak şeylerdi. Söylerken çok garip hissettim. İsterken çok garip geldi.

“Çok doğru bir yere geldiniz,” dedi karşımdaki adam. Sesi güven doluydu. “Süreç düşündüğünüzden daha kolay. Şu sözleşmeyi imzalayın, tedavinize hemen başlayalım.” Sözleşmeye göz gezdirdim. Hukuki ifadeler, küçük puntolar, uzun cümleler. “Merkez, hastanın öznel beklentilerinden sorumlu değildir.” “Hasta, sonuçların isteğe dayalı olduğunu kabul eder.” Okumadım demek haksızlık olur. Ama gerçekten okudum diyemem. İmzaladım. Adam dosyayı kapattı, bana baktı.

“Teşekkür ederiz 4105 numaralı hasta. Süreciniz tamamlandı. Çıkabilirsiniz.” “Nasıl yani? Hiçbir işlem yapmadınız.” Adamın yüzünde sabit bir ifade vardı. Ne savunma ne açıklama. “Yanılıyorsunuz.”“Bir şey uygulanmadı.” “Kendi talebinizi aktive ettiniz.” “Ücret iadesi istiyorum.” Bu kez gözlerindeki sabitlik sertleşti. “Sözleşmeyi imzaladınız.”

O an hatırladım. Küçük puntoları. Uzun cümleleri. Okuyup geçişimi. Umudu, mantığın önüne koyuşumu. “Bizim müdahale yetkimiz yok,” dedi. “Biz sadece süreci başlatırız.”

“O zaman burada ne yapıyorsunuz?” Sessizlik.Aramızdaki masa birden ağırlaştı. “Lütfen çıkışa ilerleyin,” dedi sonunda. “Israr ederseniz güvenliği çağırmak zorunda kalacağım.”

Ayağa kalktım. Dizlerim beklediğimden daha yumuşaktı. Kapıya yöneldim. Tam çıkarken duvardaki tabloya baktım. Dalgalı deniz, ufukta belirsiz siluet. Fırça darbeleri düşündüğümden daha sertti. Sanki su değil, yüzey kazınmıştı. Bir saniye daha bakmak istedim. Adam arkamdan konuştu: “Sen baktıkça resim değişmez.” Durmadım. Anlamadım ne demek istedi. Ama o cümle, kapı kapandıktan sonra bile peşimden geldi.

Merkezden çıktığımda yağmur başlamıştı. Şemsiyem yoktu. Bilerek taşımam. Yağmurun saç diplerime kadar işlemesini severim. Sanki üzerimdeki fazlalıkları yıkıyormuş gibi gelir. Otoparka doğru yürürken uzaktan arabamı aradım. Refleksle gözüm her zamanki yerine gitti. Ama orada değildi. Bir an yanlış sıraya baktığımı sandım. Bir adım daha attım. Farların çizgisi farklıydı. Gövde daha alçak, daha keskin hatlıydı. Metalik koyu gri bir spor araba önümde duruyordu. Cam tavan. İnce uzun stop lambaları. Jantlar yeni parlatılmış gibiydi. Yanlış yere mi park etmiştim? Anahtarı cebimden çıkardım. Uzaktan kilidi açma tuşuna bastım. Farlar yanıp söndü. Benim arabamdı. Ya da en azından, anahtar onu tanıyordu. Kalbim bir anlığına hızlandı. Sabah buraya gelirken kullandığım araç bu değildi. Benimki sıradan, çizikleri olan, kapı kolu hafif gevşemiş bir arabaydı. Bu ise… istemiş olabileceğim türden bir şeydi. Kapıyı açtım. İçeri yeni deri kokusu doldu. Gösterge paneli dijitaldi. Direksiyon çok klastı. Koltuğa oturduğumda bedenim tam oturdu; sanki ölçüme göre üretilmişti.“Saçmalıyorsun,” dedim kendi kendime. “Belki hep buydu.”Motoru çalıştırdım. Güçlü bir homurtu yükseldi. Camdan yağmur damlaları süzülüyordu. Yan aynaya baktım. Yansıma aynıydı. Ama arka koltuğa doğru bakınca bir şey fark ettim. Arka koltukta şık bir hediye paketi duruyordu. Lacivert kâğıda sarılmış, gümüş kurdeleli. Kaşlarım çatıldı. Ben hediye almamıştım. Tam o sırada telefon titredi. Ekrana baktım.

“Aşkım, Ne zaman geliyorsun? Hediyeyi aldın değil mi? Geç kalmayalım.”

Numara kayıtlıydı. Aşkım. Boğazım kurudu. Mesajın üstüne uzun süre baktım. Profil fotoğrafında tanımadığım bir kadın vardı. Ama yüzündeki gülümseme garip şekilde tanıdıktı. Sanki onu rüyamda görmüşüm gibi. Arka koltuğa doğru uzandım. Hediyeyi elime aldım. Hafifti. İçinde kutu sesi geliyordu. Paketin üzerinde küçük bir not yapıştırılmıştı. “Mert için. Gurur duyuyoruz.” Mert kim?Direksiyona yaslandım. Yağmur hızlanmıştı. Silecekler ritmik bir şekilde camı temizliyordu ama zihnimdeki bulanıklık artıyordu.Bu bir şaka olamazdı. Ya sabah uyandığım andan beri bir şey değişmişti… Ya da ben değişmiştim. Telefon tekrar titredi.

“Aşkım cevap versene, çocuklar seni soruyor.”

Çocuklar. Bir an için içimde tuhaf bir sıcaklık yükseldi. Hiç yaşamadığım ama sanki kaybetmişim gibi özlediğim bir duygu. Ekranın kararmasına izin verdim. Derin bir nefes aldım. Merkezdeki adamın sesi zihnimde yankılandı: “Talebinizi aktive ettik.”Direksiyona baktım. Ellerim hâlâ benim ellerimdi. Ama kavradıkları hayat artık başka birine aitti. Yolda düşünceler birbirine dolandı. Direksiyona daha sıkı sarıldım. İçimdeki his, ironik bir şekilde canlı hissettiriyordu. Arabayı park ettim. Evin önüne geldim. Anahtarı çıkardım. Kapının kilitli olmadığını fark ettim.“Yine mi?” diye mırıldandım.Kapıyı araladığım anda küçük bir beden üzerime koştu. “Babaa! İstediğim çikolatayı aldın mı?” Zaman bir an için askıya alındı. Çocuğun yüzüne baktım. Kahverengi gözler, yanağında belli belirsiz bir gamze. Tanımıyorum. Ama o beni tanıyor. “Efendim?” diyebildim sadece. Cebime elini daldırdı. Fındık dolgulu bir çikolata çıkardı. Ambalajın hışırtısı kulaklarımda yankılandı. “Babaların babasıı!” İçeri koştu.Salon tanıdık değildi ama yabancı da değildi. Duvarlarda aile fotoğrafları vardı. Birinde ben, yanımda bir kadın, aramızda iki çocuk. Gülümsüyorduk. O gülümsemenin içten mi yoksa poz mu olduğunu ayırt edemedim. Mutfaktan bir ses geldi. “Dilek, yemekten önce çikolata yok!”Kadın kapı aralığında belirdi. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı, yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade vardı.

“Aşkım, hoş geldin. Yemek hazır. Sonra Aysunlara geçeceğiz. Mert’in terfisini kutlayacağız. Hediyeyi aldın değil mi?”

Kalbim hızlandı. Yoksa merkezdeki adam haklı mıydı? “Tedavi sizsiniz” demişti. Ben neyi imzalamıştım? “Evet,” dedim, sesimin titremesini bastırmaya çalışarak. “Arabada.” Masaya oturdum. Çocuklar sandalyelerini sürterek yerlerine geçti. Kadın yoksa eşim mi demeliyim anlayamadım. Çorbayı uzattı. Buhar yüzüme çarptı. Bu an, bu masa, bu insanlar. İstediğim her şey burada, elimin altındaydı. Ama içimde bir boşluk vardı. Çocuk gülüyordu. Kadın bir şey anlatıyordu. Ben ise duvardaki tabloya takıldım. Salonun bir köşesinde, merkezin odasındakine benzeyen bir tablo asılıydı. Dalgalı bir deniz, uzakta belirsiz bir siluet. Aynı tablo muydu bu? Çorbanın kaşığı elimde asılı kaldı. Belki de hiçbir şey değişmemişti. Belki de ben hep buradaydım. Ya da gerçekten bir sözleşmeye imza atmış ve hayatımın başka bir versiyonuna geçmişimdir. Etrafıma baktım. Bir an gözlerimi kapattım. Yağmurun sesini hatırladım. Merkezin soğuk koridorunu. İmzaladığım sözleşmeyi. Gözlerimi açtım. Çocuğa baktım. Kadına. Masadaki ekmeğe.Bunun ne olduğunu bilmem gerekiyordu.

Yemekten sonra markete gitme bahanesiyle evden çıktım. Arabaya binerken ellerim titriyordu. Yağmur ince ince yağıyordu; sileceklerin ritmi, kalbimin atışıyla yarışıyordu. Navigasyona adresi yazmadım. Yol ezberimdeydi. Gündüz gittiğim yer. Sonsuz Mutluluk Merkezi. Sokağa girdim. Ama tabela yoktu. Aracı yavaşlattım. Yanlış sokak mı? Hayır. Köşedeki kırtasiye yerindeydi. Karşıdaki fırın aynıydı. Ama merkezin olduğu yerde cam cephesi siyah, yüksek tavanlı, loş ışıklı bambaşka bir bina duruyordu. Üzerinde hiç bir şey yazmıyordu. Motoru kapattım. İçimde tanıdık bir ürperti yükseldi. Kapıya yaklaştım. Camdan içeri baktım. Bekleme salonu yoktu. Koltuklar, vanilya kokusu, danışma masası. Hiçbiri. Yerine koyu gri duvarlar, tavandan sarkan çıplak ampuller ve ortada geniş, boş bir alan vardı. Duvarlarda aynalar asılıydı. Büyük, çerçevesiz aynalar. Kapıyı ittim. Kilitli değildi. İçeri adım attığım anda kapı arkamdan ağır bir sesle kapandı. “Merhaba?” Sesim yankılandı. Mekan neredeyse terk edilmiş gibiydi ama bir o kadar da bilinçli tasarlanmıştı. Ortadaki boşlukta tek bir sandalye duruyordu. Tıpkı az önce yemek masasındaki sandalyem gibi. Duvara yaklaştım. Aynalardan birine baktım. Yansımam vardı. Ama bir saniyelik bir gecikmeyle hareket ediyordu.Elimi kaldırdım. Yansımam bir an geç kaldı, sonra aynı hareketi yaptı. Boğazım kurudu. Karşımdaki aynada kendimle göz göze geldim. Ama yansımanın yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ben gülmüyordum. Bir adım geri attım. Aynaların arkasında siluetler belirmeye başladı. Deniz tablosundaki o siluet gibi. Belirsiz, yüzü seçilmeyen figürler. Hepsi bana bakıyordu. Birden mekanın ortasındaki sandalyede bir dosya belirdi. Tanıdık kahverengi bir dosya. Yaklaştım. Elimi uzattım. Dosyayı açtım. İçinde tek bir sayfa vardı.

“Denek 4105. Kronik tatminsizlik sendromu. Gerçeklik algısında tekrar eden döngüler gözlemlendi.” Altında imza vardı. İmza bana aitti. Nefesim hızlandı. Aynalara baktım. Bu kez yansımalarım çoğalmıştı. Birinde yalnızdım, birinde evli, birinde çocuklu, birinde yaşlanmış, birinde merkezde sandalyede otururken. Hepsi bendim. “Kaç kez geldim buraya?” diye fısıldadım. Cevap gelmedi. Ama ışıklar bir anlığına titredi. O an fark ettim: Belki de burası bir kurum değildi. Sandalyeye oturdum. Hiçbir şey olmadı. Ne anons, ne görevli, ne sözleşme. Sadece kendi nefesim. Gözlerimi kapattım. Evdeki masayı düşündüm. Çocuğu. Kadının yüzünü. Çorbanın buharını. Aynı anda aynalardan birinde evin salonu belirdi. Ben masadaydım. Ama sandalyem boştu.Bir ürperti omurgamdan aşağı indi. Ya dönemezsem? Aniden kapı sertçe açıldı. Soğuk hava içeri doldu. Aynalar karardı. Dosya yok oldu. Mekan sıradan, boş bir depo gibi görünmeye başladı. Koşarak dışarı çıktım. Sokağa baktım. Orası bomboştu. Sadece kapalı, eski bir muhasebe bürosu. Camında kirli bir “Kiralık” yazısı. Arabaya bindim. Kontağı çevirdim. Ellerim hala titriyordu.Yolda tek bir düşünce vardı: Ya az önce gördüklerim gerçekti ya da gerçek dediğim şey yanılsamadan ibaretti.

Eve döndüm. Kapıyı açtım.Salon ışıkları yanıyordu. Çocukların sesi geliyordu. İçeri girdim. Kadın mutfaktan seslendi: “Aşkım? Bu kadar çabuk mu döndün?” Salona baktım. Duvarın köşesindeki tablo yerindeydi. Deniz. Siluet. Ama alt köşedeki imza yoktu. Yavaşça tabloya yaklaştım. Parmak uçlarımla tuvali yokladım. Islaktı. Arkamdan küçük bir ses geldi: “Baba” Döndüm. Çocuk bana bakıyordu.“Az önce nereye gittin? Sandalyen bir anda boş kaldı.” Kanım çekildi. “Ne demek boş kaldı?” “Bir an yok oldun sandım.” Kadın araya girdi, hafif sinirli bir tebessümle: “Yine dalıp gittin değil mi? Bizi korkutuyorsun bazen.” Dalmak. Gitmek. Yok olmak.Belki merkez bir bina değildi. Çocuk tekrar sordu: “Baba… iyi misin?” Bu kez aynalara bakmadım. Kapıya da. Masaya yürüdüm. Sandalyeme oturdum. Tahtanın gıcırtısını hissettim. Gerçek, somut, ağır. “Evet, iyiyim” dedim. Yağmur camlara vuruyordu.Ve ilk kez, öyle bir merkez olmadığını hissettim.

Günler ağır ağır yerleşti. Sabahları çocukları okula bıraktım, akşamları bulaşık makinesi çalıştırıldı. İşe gidildi, toplantılarda konuşuldu, küçük kırgınlıklar yaşandı, özür dilendi. Hatıralar yavaş yavaş kuruldu. İlk karşılaşma. İlk tartışma. İlk korku. İlk gurur. Her şey tutarlıydı. Ama bazı geceler, herkes uyuduktan sonra, salonda tek başıma otururken içimde bir yankı dolaşıyordu: “4105 numaralı hasta” Sayı, sanki bir çıkış kapısıydı. Bir akşam tabloya uzun süre baktım. Ufuk çizgisi hafifçe kaymış gibi geldi. Bu kayma gerçek miydi, yoksa içimdeki huzursuzluğun yansıması mıydı, ayırt edemedim. Yaklaştım.Çerçevenin arkasında, daha önce görmediğime emin olduğum ince bir metal yüzey vardı. Ortasında tek kelime parlıyordu: İPTAL. Altında küçük bir cümle: “Uygulama sonlandırılırsa oluşturulan yaşam silinecektir.” Oluşturulan yaşam. Arkamdan bir ses geldi.

“Baba?” Kızım kapının eşiğinde duruyordu. Uykulu gözlerle bana bakıyordu. Bir elinde peluş oyuncağı. O an zaman ikiye ayrıldı.Bir parça metal yüzeye bakıyordu. Bir parça çocuğun yüzüne. Sonsuz mutluluk. Oysa bu evdeki her şey başta ben olmak üzere kusurluydu. Bulaşıklar birikiyor, eşimle bazen tartışıyoruz, ben bazen sıkılıyordum. Ve tam da bu yüzden canlıydı. Panel yeniden ışıklandı. “Onaylıyor musunuz 4105?” Parmağımı yüzeye yaklaştırdım. Kızımın yüzü bir an için bulanıklaştı. Sanki silgi değmiş gibi dağıldı. Gözleri netliğini kaybetti. “Baba?” Sesi uzaklaştı. Basmak istemedim ama bunun gerçek olmayacağına emin olduğum için deneme yapmak istedim. Parmağımı yüzeye tam değdirmedim. Milimetrik bir mesafe bıraktım. İçimden bir ses, bunun yalnızca bir simülasyon olduğunu, merkezin zihnimi koşullandırmak için kurduğu bir ara sahne olduğunu söylüyordu. Eğer bu bir kurguysa, korkacak ne vardı? Kızımın gözlerine bir kez daha baktım. Az önce net olan yüzü şimdi suya düşmüş boya gibi dağılıyordu. Belki de test buydu: “Gerçek değilsin,” dedim içimden. “Hiç var olmadın.” Ama tam o anda küçük elinin benim işaret parmağıma dokunduğunu hissettim. Sıcaklık vardı. Basınç vardı. Nabız vardı. Bu detay canımı yaktı. Eğer sistem bu kadar iyi taklit ediyorsa, gerçekliğin ölçütü neydi? Acı mı? Süreklilik mi? Yoksa sadece alışkanlık mı? “Baba?” Sesi titredi. İşte o an kararın kendisinden çok, karar verebiliyor olmanın ağırlığını hissettim. 4105 olmak kolaydı. Bir parametre. Bir vaka. Ama isim olmak. Birinin babası olmak, birinin beklediği adam olmak. Parmağımı geri çekebilirdim. Sahne dağılmayabilirdi. Bu ev, bu çocuk, bu kırılgan sıcaklık kalabilirdi. Ama o zaman merkez haklı çıkacaktı. İstediğim hayat önümdeyken geri adım atmış olacaktım.Parmağımı indirdim.

Çözülme bir patlama gibi olmadı. Daha çok sessiz bir silinişti. Duvarlardaki fotoğraflar soldu. Renkler dağıldı. Mutfaktan gelen tabak sesi kesildi. Çocuğun yüzü piksel piksel çözüldü. “Baba—” Cümle tamamlanmadı. Bir saniye sonra salonda yalnızdım. Elimde çikolata ambalajı vardı.

Gözlerimi açtığımda koltukta yarı uzanmıştım. Oda karanlıktı ama yerindeydi. Fotoğraflar duvarda asılıydı. Çocuk odasından düzenli nefes sesi geliyordu. Tabloya yaklaştım. Çerçevenin arkasında hiçbir şey yoktu. Sadece duvar. Ne metal yüzey. Ne iptal tuşu. Elimi cebime attım. Ambalaj hala oradaydı. Belki uyumuştum. Belki zihnim bana bir oyun oynamıştı. Belki gerçekten bir sınırdan dönmüştüm. Tabloya son kez baktım. Ufuk çizgisi sabitti. Belki hiç kaymamıştı. Belki kayan bendim. Çocuk odasının kapısını araladım. Yorganı düzelttim. “Baba,” diye mırıldandı uykusunda. Sesi metalik değildi. Sıcaktı.

Uykusunda mırıldandı:

“4105”

Donup kaldım. Benim içimde mi, onun ağzında mı, ayırt edemedim. O numarayı ona hiç söylememiştim.

Category: Literature